Time Out İstanbul, Ocak 2015

Time Out İstanbul: Başka Bir Yaşam Mümkün

Güler yüzü, sosyal girişimlerdeki varlığı ve enerjisiyle ‘yeşil’ konulara merak salmış camianın ilham kaynaklarında Deniz Üçok’la kentte sakin yaşamanın püf noktalarını ve kurucularından olduğu Permablitz’i konuştuk.

Permakültürle tanışman ve permakültüre gönül vermen nasıl başladı ve gelişti? Kendini bildin bileli toprakla iç içe yaşayan bir insan mısın yoksa bakışını değiştiren belirli bir deneyim mi yaşadın?

2004 civarıydı. Bir reklam ajansında çalışıyordum ve hiç inanmadığım bir iş yaptığım esnada “Of! Gidip buralardan dağ başında organik domates yetiştireceğim!” diye bir laf çıktı ağzımdan. Sonrasında ‘gerçekten gidecek olsam karnımı nasıl doyururum, elektrik şebekesine bağlı olmadan nasıl kendi elektriğimi üretirim, arazi alıp kaçsan bile devlet vergi istiyor, nasıl bunları ödeyecek kadar para kazanırım?’ diye araştırmaya başladım. El attığım her konu permakültür diye bir şeye varıyordu. Makaleler okumaya başladım. En nihayetinde 2009’da Türkiye’ye Steve Read ve Penny Livingston geldi. Onların kısa kurslarına gittim. Sonrasında da 2010’da Bill Mollison ve Geoff Lawton’dan Permakültür Tasarım Sertifika Kursu’nu alınca artık başka bir şey yapamayacağımı anladım. PDC (Permaculture Design Certificate) kursu o güne kadar okuduğum, bildiğim her şeyin arasındaki bağlantıyı akıllıca kullanmayı gösteriyordu.

Bakış açımı değiştiren birkaç olay var aslında. Kanadalı bir arkadaşım. Allah’ın soğuk ve karlı Kanada’sında evde domates yetiştiriyordu. O yapıyorsa benim yapmamam ayıp diye düşündüm ve elime geçen her tohumu denemeye başladım. Bir diğeri de nesillerdir kentli olduğumu fark edip, kaçacak bir köy aramaktan vazgeçmekle oldu. Kentliyim ve her ne değişim/dönüşüm olacaksa kentte de olacak. Kent de permakültür için çok doğal bir tasarım alanı.

Permakültürü bir cümlede nasıl anlatırdın?

Doğal örüntüleri kullanarak enerji verimli ilişkilendirmeler kuran, etik prensiplere dayalı ekolojik tasarım.

İstanbul’u bu halinden ne kurtarır? Senin değerlerine göre biz kentliler şehrin griye sürüklenmesini durdurmak ya da yavaşlatmak için ne yapmalıyız?

Önce herkes kendi enerji verimini değerlendirmeli. Eğer günde üç-dört saatini kıtalararası yolculuk ederek seni mutsuz eden bir işe gitmekle geçiriyorsan kendine hayrın kalmıyor. İnsanların birbirine bir ‘günaydın’ veya ‘iyi akşamlar’ diyecek hali olmuyor. Bunu değiştirmek bir hamlede olmuyor tabii. Herkes gününden sadece bir saat kazanacak şekilde enerjisini tüketen şeyleri hayatından çıkarmaya başlasa eminim yoldaki kedinin veya ağacın güzelliğini görmeye başlar. Sonra o kazanılan bir saatle evde bir saksıya biraz maydanoz veya fesleğen dikerek bunları marketten alma bağımlılığından kurtulabilir. Bunu yapmaya başladığınızda zaten elinizi kaptırmış oluyorsunuz. Sonrasında gözünüz yeşile doymamaya başlayacak. Benim dilediğim de tam bu. Hep beraber talep edelim ki tüm parklar, yeşil alanlar ve refüjler üzerinden meyve dökülen sebil ağaçlara dönüşsün. Kenti kurtarmak tek bir bireyin diktiği tek bir tohumdan başlayabilir.

Permablitz İstanbul’un kurucususun. Neler yapıyorsunuz?

Tek başıma kurucusu olduğum pek de doğru değil. Ben sadece bu örneği bulup İstanbul’da uygulayabilir miyiz diye soruyu ortaya atanım. Sonrasında benim gibi birkaç deli daha çıktı, şükür ki, yalnız kalmadım. Gezi döneminden beri herhangi bir çalışmamız olmadı doğrusu ama her daim ha bu sezon ha bir sonraki diye aramızda konuşuluyor.

Yaptığımız şey çok basit aslında. Daha önce çalışmalarımıza katılmış bir şahsın bahçesi aday olduğunda önce bir permakültür tasarımcısı aday bahçeyi (veya balkonu/terası) tasarlıyor. Sonra tasarım onaylanıp tüm gerekli malzemeler toplandığında grubumuzdan duyurusunu yapıyor ve uygulama için gerekli kişi sayısını toplayıp bahçede buluşuyoruz. Tasarımcı ekip tasarımı ve o gün için yapılacak işleri aktarıyor ve gerekli olduğu yerlerde yönlendiriyor. Bu bazen budama, bazen fide şaşırtma, bazen de kompost yapımı olabiliyor. Dolayısıyla katılanlar mutlaka bir şeyleri kendileri uygulayarak öğrenmiş oluyor. Ama tüm bunlar kadar önemli olanı, kendi gibi kişilerle tanışıp birbirinden cesaret alıyor.

İstanbul’da daha sakin ve huzurlu bir yaşam için üç basit tüyo verebilir misin bize?

Mümkün oldukça Buğday’ın organik pazarlarından birine uğrayıp üreticilerle sohbet etmek. Yediğiniz sebzelere kimin emeğinin girdiğini bildiğinizde onu pişirirken de yerken de içinizi bir mutluluk kaplıyor.

En sevdiğin baharattan en az bir saksı dikip, onun yetişmesini izlemek. O bitkiyle bir diyaloğa girmeye başlıyorsunuz ve bir süre sonra size ne zaman su istediğini, ne zaman yaprağını nasıl koparacağınızı, ne zaman toprağının değişmesini istediğini anlatmaya başlıyor.

Daha az çöp yaratmak. Kabul ediyorum, bu sonuncusu belki sadece bana huzur veriyor. Kentin gözden ırak en büyük problemlerinden biri yarattığımız çöp yığını. Dönüşüm kutuları elbet güzel şey, ama marifet önce o çöpü yaratmamakta.

İstanbul’un en sinir bozucu özelliği ne sence?

Işık kirliliğinden dolayı yıldızları görememek. Yıldızları görebilsek sorunlarımızın ne kadar da önemsiz olduğunu fark ederdik gibi geliyor. O zaman günlük pürüzlerle başa çıkmak ve insani boyutu göz önünde tutmak kolaylaşırdı.

Şehirdeki kalabalık, betonlaşma ve bitmek bilmeyen doğa talanı haberleri iyice üzerine gelip sinirini bozduğunda umutlarını tekrar yeşerten şey nedir?

Geoff Hoca’nın kendi websitesinden yayınladığı videolar. Kötü haberlerin sonu yok, bu insanda çaresizlik hissi yaratıyor ve olan iki gram enerjisini de faydalı bir şeye dönüştürmeden tüketiyor. Ben değiştiremeyeceğim olumsuza bakmaktansa elimin dokunabileceği faydalıya odaklanmaya inanıyorum. Zaten birini yaptıkça diğerine alan kalmıyor. O zaman niye olumsuza odaklanalım ki?

Reklamlar