Hakkımda

Blog picGiriş

Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlı Ankara’da doğdum. Arada 3+2 sene hariç, çocukluğumun çoğunu burada geçirdim. Üniversiteyi ilgi alanım olan konuların kesişme noktası, grafik tasarım bölümünde okudum. Okurken pek sevdiğim mesleğimi, her iyi okullu tasarımcı gibi İstanbul’a gelerek bir reklam ajansında nihayetine erdirdim… ama sektörün işleyişi ve yaptığım işleri pek sevemedim.

Günün birinde hiç inanmadığım bir iş yaparken ağzımdan “buralardan gidip, dağ başında organik domates yetiştireceğim!” çıkıverdi. Sene 2004’tü ve henüz organik bu kadar popüler değildi… üstelik bitki yetiştirmek konusunda hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum. 2004-2005 seneleri, kaçmak istesem nasıl sığınak* yaparım, şebekeden bağımsız nasıl elektrik üretirim gibi sorulara internette cevap aramakla geçti. Maksat medeniyetten tamamen kaçmaktı. Tüm yolların Roma’ya çıktığı gibi, araştırdığım tüm konular permakültüre işaret ediyordu.

Gelişme

2005’te kendimce cesur bir adımla ajans hayatından istifa ettim. Bundan sonrası elime geçen tohumları evdeki minik saksılara dikmek ve aklımın erdiğince permakültür araştırmakla geçti. 2009’da peş peşe İstanbul’a gelen Steve Read ve Penny Livingston’un kısa kurslarına katıldım. Aynı yıl harika bir ekibin hazırladığı Art of Hosting; Participatory Leadership’e katılarak insanların çok farklı şekillerde beraber çalışabileceğine ve “organize kaos”a tanık oldum.

2010 sonu, permakültürün kurucularından Bill Mollison, Geoff Lawton’la beraber İstanbul’a, Permakültür Tasarım Sertifika Kursu (PDC) vermeye geliyordu; bu kaçıramayacağım bir fırsattı. Kursun her bir gününü büyük zevkle ve anlatılanları bir defter dolduracak kadar not ederek geçirdim, ve sonunda o güne kadar okuduğum, düşündüğüm, mantıklı bulduğum her şey güzelce bir hediye paketi haline gelmiş, üzerine kurdele takılmış oldu. Bu “Eureka!” hissini anca böyle anlatabilirim. Benim parti parti araştırdığım sıradan tasarım teknikleri bir anda daha büyük bir strateji içindeki anlamını bulmuştu.

PDC’mi almadan az evvel bir aydınlanma yaşamıştım; arkadaşlarım dedelerinin köyüne kaçmaktan bahsederken, benim kaçacak bir köyüm olmadığını fark etmiştim. Günün birinde yaşayacağım romantik pastoral hayat için bilgi biriktirip hayal kurmanın, aslında kentte yaşadığım her bir günü ziyan etmeme sebep olduğuna aymış ve kentte olduğumuz sürece bir şeyler yapmak gerektiğini anlamıştım. Madem köyüm yoktu, o zaman “şehir” denen şu mereti kaçılacak bir yer olmaktan çıkarmak gerekiyordu. Böylece PDC sonrası benzer fikirdeki arkadaşlarla beraber Permablitz İstanbul doğdu.

Henüz birkaç Permablitz yapmıştık ki sorunun bahçe kurma konusunda bilgi eksikliği değil, böyle bir şeye niye ihtiyaç olduğunu insanlara anlatmak ve insanların uyumlu bir biçimde çalışabilmesi için uygun ortamlar kurmak olduğunu anladık. Yani sorun bahçede değil, bahçedeki sorunu kalıcı olarak çözmek konusunda birleşememekteydi.** Böylece rotamı bir miktar insan ilişkileri ve topluluk olma konularına çevirdim ve kendimi permakültürde “14. Bölüm”, “Görünmez Yapılar” veya “Sosyal Permakültür” dediğimiz konulara meyillenmiş buldum.

Sonuç

İleride yolum beni nereye götürür bilmiyorum ancak bir süre daha olduğum yerde, İstanbul’da kentsel permakültür çığırtkanlığı yaparak ortak çalışma kültürünü geliştiren ve kolaylaştıran yöntemlerin içinde olacağım gibi görünüyor.


* sığınak: önceleri bu şekilde tabir edilen şey, “aydınlanmış bencillik”ten sonra barınak olarak değişiyor.

** bahçede sorun var / bahçede sorun yok: Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’nden PDC aldığınız taktirde muhtemelen karşılaşacağınız ikilem. Permakültür etiği tartışmasında dünyanın insanla mı daha iyi yoksa insansız mı daha iyi olacağı, aydınlanmış bencillik ile “benden sonrası tufan” konularına dem vurur.


Not: Halen grafik tasarım yaptığım doğrudur. Permakültür tasarım önergesi olarak; her öğe birkaç işlev görmeli, her işlev birkaç öğe tarafından desteklenmelidir. Eğer grafik tasarım için benimle irtibata geçmek isterseniz şuraya tıklayınız.

Reklamlar