Bu permakültürcüler kim olduklarını sanıyor?

Türkiye’deki (belki de dünyadaki) permakültürcülere yöneltilen en önde gelen eleştirilerden biri burjuva hobisi olarak algılanması ve “halka inememesi”. Bunda elbet kendini permakültürcü olarak gören bizlerin epey payı var. Gerçekten de ortalamaya göre iyi eğitimli, yabancı dili olan, belli bir kapitale erişimi olan tipleriz. Çoğumuzun permakültürle tanışması böyle oldu, aslımızı inkar edemeyiz. Belki koca bir nesil olarak apolitik yetiştiğimiz de çok yerinde bir tespit. Dolayısıyla, yaptığımız şeyin politik olup olmadığı, faydalı bir sonucu olup olmadığı sorulduğunda da karışık ve çelişkili cevaplar çıkıyor. Bir kesimin kanısı bizlerin balkonunda maydanoz yetiştiği için yaptığını önemseyen, ama kendi muhitinden çıkamayan naif tipler olduğumuz.

Zamanın ruhu – Zeitgeist

Dönüp de bundan sadece 4 sene önce kendi aramızda yaptığımız tartışmaları düşündüğümde çok daha siyah-beyaz olduğumuzu hatırlıyorum. Bir takım -ismi lazım değil- endüstriyel üretim yapan markalar danışmanlık istese verir miyiz, vermez miyiz diye hararetle fikir alışverişi yapar, belli duruşlar sergilerdik.

Sene oldu 2015 ve bir bakıyorum Elle gibi, özünde güncel tüketim kültürüne hizmet eden bir dergiye röportaj veriyorum. Bir bakıma bu ne perhiz bu ne lahana turşusu bir durum söz konusu. Öyle ki, tüm içtenliğimizle önerdiğimiz tüketmemeye, kendin üretmeye dair basit örneklerimizin birkaç sayfa peşinden bin Euro’luk elbise reklamı olabiliyor. İşte böyle karışık bir zamanda yaşıyoruz.

Bu birkaç senede deneyimlediklerim sayesinde geldiğim noktaysa şu oldu; yaşayan sistemler daima devinim içindedir ve geribildirim alarak değişim gösterir. Bu doğada böyle. Doğadan ayrı olmayan bir öğe olarak, insan sistemlerinde de böyle.

Akıl var mantık var (mı?)

Permakültür Tasarım Sertifika (PDC) kurslarında güncel yaşam biçiminin, fizik ve mantık kurallarını hiçe sayarak, soyut bir ekonomik sistemle işlediğini ve bunun acısını çok yakında hep beraber gerek iklim değişikliği, gerek ekonomik çöküş olarak yaşayacağımızdan bahsederiz. Buna karşın permakültür bilimsel veri ve kadim bilgileri kullanarak, büyümeye odaklı bu lineer sistemi tutabildiğimiz yerinden bükerek, gerçek fizik ve ekoloji kuralları temelinde işleyen, döngüsel, yaşayan bir sisteme dönüştürmeyi amaçlar.

Böyle baktığımda, lineer sistemin döngüsel ekolojiyi hiçe saydığını eleştirdiğimiz kadar, bu lineer sistemin –en azından günümüz için– bir gerçek olduğu bilinciyle hareket etmek zorundayız. Yani an itibariyle Permakültürcüler 0 – Kapitalizm 1 gibi bir durum söz konusu. O halde vazgeçip, bir şey yapmasak mı?

Yaşayan sistemler

Bu sene kendimi sosyal permakültür sayılabilecek bir oluşumun içinde (söylemeden edemeyeceğim, çok da mutlu olarak) buldum. Bu bir avuç idealist deli, Ortak Çalışma Günü diye bir şey tutturmuşlar ve katılımcılara deneyimsel bir gün yaşatıyorlar. Bu oluşum ve yaptıklarıyla ilgili ileride daha çok yazacağım ancak şimdilik bu etkinliklerden birinde aktardığımız bir sistem teorisinden bahsetmekle yetineceğim.

Henüz daha iyi bir isim bulamadığımız için Two Loops demeye devam edeceğim modelin sistemlere dair gösterdiği şey şudur: Mesela fosil yakıta dayalı bir sistemi ele alırsak, tarihe baktığımızda bunun elbet bir keşif ve kullanımının yaygınlaştığı süreç vardır. Bu süreci başladığı noktadan itibaren yukarı doğru bir yay çizen ivme olarak düşünebiliriz. İlk günlerinde şüpheyle bakılan bu madde (ya da fikir) zamanla işlevini kanıtladıkça toplum içinde yaygınlaşmaya ve ana akıma yayılmaya başlar. Giderek tüm sektörler bundan faydalanır hale gelir, mesela ulaşım araçları, elektrik üretimi, endüstriyel tarım vb.

Bu madde veya fikir en zirve noktasına yaklaşmaya başladığındaysa ana akım içinden bir takım kişilerin zihnini başka düşünceler kurcalamaya başlar. İlk başta çevrelerince “deli” olarak nitelenebilecek bu şahıslar yavaş yavaş, bazen de hızlı hızlı, sistemden kopararak fikirlerini test etmeye ve geliştirmeye başlar.

Gün gelir bu şahıslar kendileri gibi birkaç başka deliyle daha karşılaşır ve görür ki gerçekten de fikirlerinde tutar bir taraf var! Belki de yeni bir normun ilk adımlarını atıyorlardır. Beraber çalışmaya başladıklarında fikirlerini ileri taşıyacak bir takım pratikler ve oluşumlar geliştirmeye başlarlar. Bahsettiğimiz fosil yakıt sisteminde buna en iyi örnekler 70’lerin ortalarındaki petrol kriziyle ilginin arttığı güneş panelleri ve rüzgar türbinleri.

İçinde yaşadığımız çağdan da görüleceği gibi fosil yakıta dayalı sistem bir alternatif çıktığı için öyle hemen dükkanı kapatıp gidiyoruz demez, diyemez. Ona yapılmış çok büyük maddi-manevi yatırım, sistemin devamına dayalı milyarlarca insan mevcuttur. Elektriğimizi, tüm ulaşım ağlarımızı ve dahası tarımımızı onun varlığına bağladığımızdan ötürü bu kaynağın ilelebet var olacağına inanmak bizleri rahatlatır. Neticede onlarca, bazen yüzlerce yıl sürmüş ve iyisi kötüsüyle bize refah sağlamış bir sistemdir.

Fakat sistem bir kere sorgulanmıştır ve artık çatlak sesler artmaya başlar. Buna tek çare ana akımın kendi devamlılığını sağlayacak araştırmalara yatırım yapmasıdır; zira artık tüm ağlar, bu ve türevi hammaddeyle dönebilecek bir yaygınlıktadır. Sistemin kendini yenileme çırpınışlarına örnekler bio-dizel veya daha az petrolle daha çok km kat edebilen araçların geliştirilmesi gösterilebilir, ya da daha kötüsü, katran kumları ve kaya gazı.

Var olan sistem kendini iyileştirmek için ayar yapadursun, yeni potansiyel bir sistem kendini göstermeye başlamıştır bile. Birlikte pratik geliştiren oluşumlar giderek fizibilitesi olan güneş panelleri üretmeye başlamıştır mesela. Zamanla üretimi daha az kaynak tüketen, kullanımı ise daha verimli çözümler bulmaya başlamışlardır. Bazıları bu enerjiyi evinde dahi depolayacak çok daha gelişkin piller üretir.

Bundan sonrası, yeni sistemin işlerliğini ana akımdaki oyunculara sergileyeceği alanlar bulmasına bakar. Ana akımdaki kafi sayıda kişi ikna olmalıdır ki (bir hipoteze göre toplumun yaklaşık %12’si) dönüşüm başlasın. Fosil yakıta dayalı elektrik ağı, güneş panellerinden geri besleme alabilecek şekilde değiştirilebilsin. Tarımda kullanılan suni gübre yerine kadim bilgelikteki kompost yapımına dönülsün…

Roller

İşte bu iki sistem arasındaki geçiş zamanlarında, pek çok kişiye önemli roller düşüyor. Bazılarının görevi ana akım çatlaklarını gösterse dahi, yeni sistem daha çok kişiyi destekleyecek düzeye ulaşıp, istikrar gösterene kadar alışıldık düzeni devam ettirmek. Bazıları yukarıda bahsedilen yeni sistemi geliştirmek ve iyileştirmekle mükellef. Bazıları eskimekte olan ana akımın kaynaklarını yeni sistemin ayağa kalkabilmesi için dönüştürmekle, bazılarıysa bu yeni sistemi halen ana akımda olan çoğunluğa teşhir etmekle görevli.

Eğer bu dönüşüm için gerekli oran gerçekten de %12’yse, geriye kalan %88 çok da fazla zorluğa maruz kalmadan yeni akıma geçiş yapabilir. Dolayısıyla keyfine düşkün biriyseniz rol almayabilirsiniz, ancak korkarım bu satırları okuduğunuza göre sizin de bir derdiniz var ve siz de bir şeylerin değişmesini istiyorsunuz demektir.

O halde tekrar sormakta fayda var; bir şey yapmayalım mı? Doğanın, ekolojinin kuralı bu; yaşayan sistemler değişir. Ben-sen-biz, değişmeye ve dönüşmeye mecburuz. Bunu ağlaya zırlaya da yapabiliriz, gönüllü olarak “O zaman Dans! Renk!” diyerek de.

Permakültürcünün rolü

Permakültürcüler bu geçiş sürecinde hangi sistemde rol alıyor? İşte bu soru da yine bizlerin bayıldığı “çeşitlilik”le cevaplanıyor. Bazı permakültürcüler var ki o tü-kaka kapitalist düzenin ta göbeğinde ve sistemin içinde minik çatlaklar yaratıyor ya da sistemin kaynaklarını yeniye aktarıyor. Bazıları ana akımdan kopan Zumbara veya Armağan Kültürü gibi alternatiflerin gelişimi için destek oluyor. Bazıları farklı tarım modellerinin gelişimi ve yayılımı için denemeler yapıyor. Bazılarıysa tüm bunları takip ederek gerekli açık kapıları bulduklarında “bakın bir de böyle bir şey var!” diyerek teşhir ediyor.

Hiçbirimiz şu anki mevcut ana akım sistemden muaf değiliz. Bir yerden nispeten uzak bir yere ulaşmak için fosil yakıt tüketen araçlara biniyoruz… Birbirimizle ve toplumun geneliyle buluşabilmek için internet, bilgisayar, cep telefonu gibi gereçler kullanıyoruz vesaire vesaire. Bunların hiçbiri temiz değil. Ancak ana akımdan (umarım) farklı olarak bunları yaparken kendimizi daha dar bir etik süzgeçten geçiriyoruz;

  1. Bu yaptığım/aldığım dünyaya özen gösteriyor mu?
  2. Bu yaptığım/aldığım insana özen gösteriyor mu?
  3. Bu yaptığıma/aldığıma ihtiyacım var mı ve fazlasını nasıl paylaşabilirim?

Bu sorgulama giderek yaşam biçimimizi etkiliyor ve farklı zamanlarda değişen ihtiyaçlarımıza göre cevapları da değişiyor. Ana akımı gözü kapalı kabul etmek yerine bir alternatif daha olabileceğini örnekliyor.

Küçük eylemler büyük değişimler yaratır mı?

En başta dile getirdiğim “burjuva hobisi” eleştirisine dönersek, bu eylem ve rolleri az evvel bahsettiğim sistem ve gerçekler üzerinden tekrar değerlendirelim.

Daha önce dendiği gibi çoğumuz iyi eğitimli, belli bir kapitale erişimi olan kişileriz. Dönüştürmekte olduğumuz bir yaşam biçimimiz var, ve bu dönüşümle beraber kendi çevremize alternatif bir örnek teşkil ediyoruz. O yılların yatırımı eğitimimizi alıp sistemde bir çentik atmaya kullanıyoruz.

Eğer ki dönüşüm gerçekten %12’yle oluyorsa, ben bunu kendi erişimimde olan ve bu dönüşümde benden büyük çentikler atabileceğine inandığım kişilerin, belki benden daha çok kapitale erişimi olan kimselerin göz hizasına koymaya çalışarak yapıyorum. Neticede permakültür tasarım önergelerinden biri olan, yapabileceğim en küçük müdahaleyle en büyük semereyi almaya bakıyorum. Bunu derken de, permakültür etik ve tasarım önergelerinin ne kadar yerinde olduğuna tekrar hayret ediyorum.

Kentli olmak

Artık yeşil camiada klişeleşen, 3.5 dünya miktarında kaynak kullandığımız gerçeğini alıp bir kenara koyalım. Buna, kaynak kullanımını en çok kentlerin yaptığı bilgisini ekleyelim. Türkiye’deki kentleşme oranının yaklaşık %73 olduğunu, bazı kaynaklara göre kentte yaşayan nüfusun toplamın %75’inden fazla olduğunu da ekleyelim. Hangi kaynağa baktığınıza göre oranlar %72 ve üzerinde rakamlar veriyor.

Kentlerdeki tüketimin büyük kısmını, elinde ekonomik imkanı olan, her sene yeni araba, telefon, ayakkabı ve bilumum alabilen kesimin yaptığını, yapamayanınsa her gün reklam ve billboardlarda böyle bir yaşama, daha çok mal-mülk alması ve türlü şeyler tüketmesi üzerine yayın yapıldığını düşünelim. Aslında bahsettiğimiz gayet de var olan sistem değil mi? Endüstrinin böyle bir tüketimi körüklediği ortamda, elimdeki çomağın sokulabileceği en stratejik noktayı, yaygınlaştırılacak yeni bir hikaye yaratmakta buluyorum.

Eğer bu iyi eğitimli, beyaz yakalı işçi ve patronların hayat biçiminde bir dönüşüm kıvılcımı yaratabilirsek, onlara başka bir yaşam biçiminin keyfini tattırabilirsek, %12’ye daha hızlı ulaşacağımıza inanmaya başladım.

HES’lere karşıyız, ama bu HES’lerin varlığını gerektiren yaşam biçimimizi değiştirmediğimiz müddetçe havanda su dövmeye devam edeceğiz. Bir prestij meselesi olarak bakılan, geceleri ışıl ışıl aydınlatılan boş ofis binalarını içten içe beğenip, geceleri sokakta güvenle yürüyebilmemizi billboard aydınlatmalarına dayadığımız müddetçe, o HES’ler yapılmaya devam edecek. Her sene telefon değiştirip, her yeni modayla gardırop değiştirdiğimizde, onları üreten ve nakliye eden sistemin çarkını döndüreceğiz.

İşte bu sebeple, kendi muhitimden çıkmadan da, Vita kutusunda domatesini yetiştiren teyzeyi değil, ışıldayan plazaları prestij sayan zihniyeti dönüştürmeyi kendime yakın buluyorum.

Ne içindeyiz, ne de dışında

Dışarıdan bakan biri için bir permakültürcünün edimleri çok da aykırı gelmeyebilir. Gayet sıradan ve ana akımın içinden görünen hayatlarımız olabilir. Bu ajan Smith görünümü ardında yatansa virüsü kapmış biri, bir trojan durumu söz konusu aslında.

Bizleri görünmez bir bağla bir arada tutan etik ilkelerimiz olduğunda, sistemdeki minik aralıkları yakaladığımız anda oyunu bozmaya meyilliyiz. Bu bakımdan permakültüre vakıf olmayan biri için yaptıklarımız anlamsız ve amaçsız, dahası çevreciliğe aykırı görünebilir. Oysa permakültür bir teknikler dizisi değil, bir stratejidir.

Sistemden aldığımız geri bildirimle stratejimiz doğrultusunda teknik değiştirmeye, yani sürprizlere ve yenilenmeye açığızdır. Bu bakımdan büründüğümüz roller de bazen sistemin içinden, bazen sistemin dışından oluyor. Elimizdeki kaynakları en verimli şekilde kullanmaya bakarak, nerede en iyi işlevi göreceksek adapte oluyoruz.

Bu bağlamda %12’ye varma yolunda tüm çabaları, gerek ana akım sistemin içinden olsun, gerekse dışından, çok gerekli buluyorum. Nasıl ki permakültür tasarımı yaparken bir işlev birkaç öğe tarafından yerine getirilmeliyse, daha yaşanabilir bir dünya stratejisinde ilerlerken önümüze açılan kapılardan, etik ilkelerimize sırtımızı dayayarak adım atmayı da anlamlı buluyorum.

Bakarsınız bir AVM’nin çatısında yenebilir bir bahçe olmuş ve sisteme bir çentik atılmış. Bakarsınız bir okulda takas yoluyla çocuklara permakültür eğitimi verilmiş ve bir çentik daha atılmış. Bakarsınız bir gün popüler bir yayın yaptıklarımıza dair birkaç kelime duymaya hazır… ve böyle böyle bir bakmışsınız ki küçük çentiklerle yeni bir hikaye yazılmış.

İngilizce bir deyim vardır; the death of a thousand cuts diye, bin çentikle olan ölüm… Beğenmediğimiz sistemlerin ölümü de böyle minik çentiklerle olacak kanısındayım, ta ki küçük kar topları büyük çığlar olana kadar. Bunu hangimizin yaptığının bir önemi yok, zira bu tek bir kişi değil kolektif bir çabayla olacak. Yeter ki dünyaya özen gösteren, insana özen gösteren, ihtiyacından fazlasına göz dikmeyen niyetimizi daim tutalım…

fotoğrafçı bilinmiyor
fotoğrafçı bilinmiyor
Reklamlar