Kent vs. Kır

2010 sonu PDC’mi aldığımda yaygın görüş permakültürün kırsalda yapılacak bir şey olduğuydu. Hatta bir ağabeyimiz kurs sonunda bana “Kentte HİÇBİR şey olmaz!” demişti. O sıralar gidecek bir yerim ya da köyüm olmadığı için kentte kalmaya devam edecektim, ama artık bir şeyler yapmadan da duramıyordum.

Permablitz İstanbul hareketlenmeye başlayıp da (o sıralar) tuhaf karşılanan bu durumla ilgili sorgulanmaya başlandığımda, dönüp dolaşıp bu makaleye gönderi yapıyordum. Sene oldu 2015 ve hala da bahsetmeden edemiyorum. Gerek permakültürdeki mıntıka anlayışının kente nasıl uyarlanacağı, gerek kentte bir şeyler yapmanın önemi olsun, bu makale her daim favorilerim arasında.

Makalede bahsedilen durum ABD koşullarına göre yazılmış olsa da Türkiye için anlamlı olduğu pek çok durum mevcut. Mesela her geçen gün yeşil alan ve bostanlarını kaybetme tehlikesinde olan, ihtiyaç duyulan tarımsal verimliliği sağlayabileceği halde arazilerin imara açıldığı İstanbul. Bu sadece yerel politikalar sebebiyle değil, bu politikaların devamını adeta arz eden tüketim alışkanlıklarımızdan ötürü de böyle. İhtiyaçlarımızın bir kısmını kentte kendimiz üretmeyi ya da kent çeperinde yetiştirenlerden tedarik etmeyi öğrenebilirsek, korunmaya muhtaç olduğunu sandığımız o “doğa”ya (ama aslında kendimize) daha büyük yardımda bulunmuş oluruz.

Halen Türkçeye çevrilmemiş olan bu makalenin daha çok okurla buluşması için iş başa düştü. Redaksiyon konusunda destek veren İlknur‘a ayrıca buradan çok teşekkür etmek istiyorum. Bilmeyenleriniz için; İlknur, Toby Hemenway’in Gia’s Garden kitabını bu sene türkçeye kazandırdı. Mutlaka kitaplığınızda bulundurun.


Petrol Üretiminde Zirve Noktası ve Kentsel Sürdürülebilirlik

Toby Hemenway, 2005

1994’te eşimle beraber Seattle’dan ayrılıp, Güney Oregon kırsalına taşındık. Kenti bırakmamızın temel sebeplerinden biri, nihayet kendine yeterlilik hayalimizin peşinden gitmekti; doğanın bereketine daha yakın durmak ve kaynak kullanımımızı törpüleyecek bir permakültür meskeni yaratmak. Beynimin derinliklerinde, bu tüketim eğlencesinin bir gün sona ereceğine – petrolün biteceği ve olayların çirkinleşeceğine dair, beni sessizce yiyip bitiren bir endişe vardı. Kordon nihayet koptuğunda, göbekten bağlı olduğumuz fosil yakıtlara daha az muhtaç olacağımız bir biçimde yerleşik olmak istiyordum.

Bu hayali gerçekleştirme konusunda epey yol kat ettik. Bizden evvel ağaçların traşlanmış olduğu arazimizin kızıl killi toprağı, yer yer çikolata rengini aldı ve verimli bir toprağa dönüştü. Ağaçlarımız gün geçtikçe olgunlaşıyordu, ancak elektrik şirketinden ağaç yongası veya 2 mil ötedeki ahırdan edindiğim gübre ihtiyacımızın bitmek bilmediğini fark ediyordum. Bahçemizden istikrarlı bir şekilde meyve ve sebze alıyorduk, ancak itiraf ediyorum ki, biriktirdiğimiz yağmur suyu Güney Oregon’un dört ay süren kuru sezonuna dayanmayınca ne kadar çok kuyu suyu kullandığımızı göz ardı ediyordum.

Yerel topluluklarda rol almaya başladık: Usta Bahçıvanlar, çevreci bir grup, kasaba toplantıları. Başlarda yerel hayatla meşgulken, zamanla, kendimi ülke genelindeki kerestecilik zihniyetiyle boğuşmaktansa bir saat ötedeki Eugene’de oturan ileri görüşlü arkadaşlarımla buluşmayı tercih eder buldum. Yerel ekonomi, haftalar boyu evden uzakta ders ve tasarım işleri yapmamı gerektirdikçe ve Eugene’dekilerin zihniyetini kedime daha yakın buldukça, yerel arkadaşlıklar yıllar içinde azaldı. Tüm komşularımızla iyi niyetli sohbet halindeydik ama hiç bir zaman ortak paydamız olmadı. Yerel buluşmalar sulandırılmış birayla başlayıp sarhoş kavgalarıyla bittiğinden, bunlara giderek daha az katılır olduk.

Yavaş yavaş paranoya başladı. Diyelim “Büyük Çöküş” gerçekleşti; acaba gerçekten doğru yerde miydim? Bu civardaki en iyi bahçeye sahiptik ve bunu herkes biliyordu. Eğer hak-hukuk çökerse, silah satıcısı, torbacı ve eski mahkûm komşumun tüm bu gıda için beni vurması olası değil miydi? Ya az ötede oturan, Stellar’ın kargalarını zevk için vurup, benekli baykuş var diye şüphelendikleri için arazilerindeki ağaçları kökünden kesen o köktendinci sağcılar? Ya da aralarında husumet olan o iki aile: Bir tartışma esnasında birisi çıkarıp silahını ateşlemişti ve böylece artık yolda karşılaştıklarında birbirlerine yol vermiyorlardı. Toplumun genelinde var olan bir örüntünün burada da tekrarlandığını görmeye başladım. Tüm insanlığı doyurmak, giydirmek ve barındırmak için teknik becerimiz vardı; ancak birbirimizi hoş görüp destek vermeyi öğrenemediğimiz için milyonlar açlıktan kırılıyordu. İnsanların gerçek sorunu teknik değil, sosyal ve politikti. Ben Douglas County’de teknik sorunların hemen hemen hepsini çözmüştüm.

Tecridimiz aynı zamanda çok benzin kullanmamız anlamına geliyordu. Basit bir market alışverişi, gidiş-geliş 40 dakika demekti. Şükür ki ikimiz de evden çalışıyorduk ve çocuğumuz yoktu; böylece araba kullanmadan günlerce idare edebiliyorduk. Ancak kilometre sayacı şehirde olmadığı kadar yüksek rakamlara tırmanıyordu. Birkaç aile iş, okul, futbol antrenmanı, müzik dersleri ve alışveriş için günde iki ila dört defa bu çukurlu, dik ve çakıllı yolda gidip gelmekten yoruldukları için oturduğumuz tepeden taşınmıştı.

Kırsalda geçirdiğimiz yaklaşık 10 yılımızı çok seviyorduk ancak gerçekler sonunda üst üste binmeye başladı. Yaptığımız iş için yerelde bir talep yoktu. Civar ahalinin yaşam tarzı ve bizimki arasındaki uçurum üzücüydü. Ve hala fosil yakıt canavarına bağlıydık; sadece daha uzun bir yular, boru ve asfaltla. Canavarın uzaktan küçük görünmesi artık bizi kandıramıyordu.

Olumlu şeyler de vardı tabii. Amacımıza ulaşmıştık: Hayatımız anlamlıydı, sevdiğimiz işi yapıyorduk ve kendimizi bulmuştuk. Belirtiler artık iyice berraklaşmıştı. Tekrar kalabalığın olduğu yere, insan içine dönme vaktiydi.

Böylece şehrin tam kalbine, Portland’a taşındık ve buraya bayılıyoruz. İyi alametlerin ilki karşı kaldırımdaki Kucinich çıkartmalı bio-dizel Mercedes’ti. Kitapçı, iyi kahve ve Ben and Jerry’ye yürüyüş mesafesinde olmak da cabası.

Şehirdeki ilk günlerimizde zihnimde permakültür hülyasıyla arka sundurmada dikilip, bahçemizi gözlerdim. Bir tek dağınık erik ağacı, tuğla bir teras, çimen ve eski bir köpek köşesi hariç bahçe adeta baştan yaratılmayı bekliyordu. Ve epey küçüktü. Gözde meyve ağaçlarımı o küçücük alana nasıl sığdıracağımı düşünürdüm.

Cevabım hızlıca geldi. Erik ağacının dalları çiti aşıp, 55 yıldır yan tarafta oturan komşumuz Johnny’nin bahçesine sarkıyordu. Çitin iki tarafında dikilmiş, ağırlığıyla dalları büken eriklerin bir kısmını toplamaya çalışırken bana sordu: “İncir sever misin?” Sevdiğimi söyledim ve bir kova dolusu kara incir çiti aşarak bize ulaştı.

Kovayı Johnny’e iade ediyorduk ama derhal incir dolu olarak bize dönüyordu. “Kayısı zamanı burada değildiniz ama önümüzdeki sene payınızı alırsınız.” diyordu Johnny.

Bahçeyi kovalar dolusu erik doldurmaya başladığında bir kısmını karşı kaldırımdaki Theressa’ya aktarmaya çalışıyordum ama o, “yooo” diyordu, “Kendi ağacım var, ama Granny Smith elmalarım olgunlaşınca onları bitirmeme yardım etsen iyi olur. Seneye de şeftalilerim seni yere serecek.”

Komşumuz Will’le tanıştığımda dalından dökülen armutlarının bir kısmını almam için bana yalvarıyordu. Sokağın diğer ucundaki kestaneler yoğun meyve veriyor ancak sabahları ben daha gözümü açmamışken civardaki Asyalı topluluk ağacın başında hasatta oluyor. Yerel cevizlerin bir kısmını tattım ve epey iyiler. Daha dün bu civarda üzeri lezzetli meyvelerle dolu bir koca yemiş ağacı keşfettim.

Yerel kaynakları gayrı resmî bir şekilde değerlendirmek zihinsel peyzaj tasarımımı değiştirdi. Gözde ağaçlarımın hepsini yetiştirmem gerekmiyor; sadece komşularımda olmayanları dikmem yeterli (Naşi armudu, Trabzon hurması, erkenci ve kışlık elma türlerini düşünüyorum.) Permakültür jargonunda komşularımın bahçeleri benim 2. ve 3. Mıntıkam. Ayrıca arka sokaktaki Stacey ve Troy oradaki boş arazide sekiz ailenin kullanacağı bir topluluk bahçesi kurulması için sahibinden izin aldı. Yerel bir budama şirketi örtü malçlama yapmamız için yakında epey ağaç yongası gönderecek ve seneye gıda içinde yüzüyor olacağız.

Büyük Kırsal Ayakizi

Eskiden kriz esnasında kentte olmanın kötü olduğunu düşünürdüm. Şimdiyse bu fikrim değişti. Kabul ediyorum, Portland istisnai bir şehir. (Şşşşş! Kimseye söylemeyin!) Elimde olmadan bu mahalleyi eskisiyle kıyaslıyorum. İki millik yol üzerinde, her biri metrelerce telefon ve elektrik kablosuyla şebekeye bağlı, kendi septik tankı ve yüzlerce metrelik araç yolu olan, ulaşım için uzun mesafeler kat eden 12 aile vardı. Politik ve sosyal görüşler o kadar farklıydı ki kavga, dedikodu ve suya sabuna dokunmayan tuhaf konuşmalar normdu.

Eski mahalleme kıyasla şehirde yaşayan aynı sayıda aile, bu yol, kablo ve borunun %10 kadarına ihtiyaç duyuyor. Çoğu komşum işe otobüs veya bisikletle gidiyor, ya da en fazla iki elin parmağını aşmayacak sayıda mil kat ediyor. Dara düşecek olsak, birbirimize destek olacağımıza güvenecek kadar yakın sosyal ve politik görüşlere sahibiz.

Kentin, günümüz kırsal Amerikan yaşamından daha sürdürülebilir olup olmadığı tartışmasına burada girmeyeceğim. Ama bu konuyu ele aldığım her noktada kentlilerin kişi başı ayak izinin kırsaldakilere kıyasla daha küçük olduğuna dair işaretler buluyorum.

Son 20 yılda milyonlarca kişi kent dışına taşındı. Birçok orta halli aile, hayat pahalılığı sebebiyle kent dışına doğru itildi ve maalesef çoğu kentteki hayatlarını da beraberinde götürdü. Kırsaldaki komşularımızın hepsi arazilerini dümdüz edip çim ektiler. Düşük faizlerin metrekare fiyatını düşürmesi sayesinde çoğu devasa evler inşa etti. Bazıları ön bahçelerini parlak ışıklarla aydınlattı. Tekneler, ATV’ler, 4×4’ler ve kana kana benzin içen başka oyuncaklar aldılar. Geçmişte kendine yeten kırsal insandan farklı olarak, bunlar kocaman bahçeleri olan kentliler olarak kaldılar. Ve bunlardan milyonlarca var.

Sosyolog Jane Jacobs ve Lewis Mumford, Büyük Buhran ve diğer zor zamanlarda kent insanının kırsaldakilerden daha iyi idare ettiğini kaydediyor. Sebebi ise basit fizik kuralları ve piyasanın gücü. Nüfusun çoğu kent ve çeperinde yaşadığı için, talep, yoğunluk ve ekonomik güç, yokluk zamanında olan varlığın kentlere doğru yönelmesine sebep oluyor. Taşımacılık merkezleri çoğunlukla kentlerde, böylece tırlar henüz kentten ayrılmadan boşalıyor.

Çiftçiler, kendilerini besleyebilmeleri sayesinde Büyük Buhran’ın ilk yıllarında kenttekilerden avantajlıydılar ve buhran onları 1-2 yıl sonra vurdu. Ancak kentten uzakta daha iyi durumda olacağını sanan bu çiftçiler önünde sonunda erzak sıkıntısı çekmeye başladı: Alet edevatlarını tamir için gerekli makineleri çalıştıracak kömür, gübre, ilaç, giysi ve gıda haricindeki neredeyse tüm diğer malzemeler. Yoğun nüfuslu kentlerden akan nakit olmayınca, çiftçiler de gıda üretemez oldu. Çiftliklerin pazara ihtiyacı vardır; kendine yeterlilik er geç arazi dışından gelen tüm kaynakları tüketir. 1929 ile 1933 yılları arasında Amerika’daki çiftliklerin üçte biri icra yoluyla satıştaydı. Istırap çeken sadece *Dust Bowl bölgesi değildi. Ülke genelinde tüm çiftlikler çökme noktasına geldi. Ancak bir nokta önemliydi: Kent yakınındaki çiftliklerin pek azı çöktü. Piyasaya uzak olanlarsa Kansas tozu gibi uçup gitti.

Bugünse çiftçiler için durum daha kötü. Pek az çiftçi kendi gıdasını üretiyor. Çoğu, endüstriyel tarım tarafından kimyasallara ve dışarıdan edinilen diğer malzemelere bağımlı hale geldi. Bir çiftliğe kıyasla kentin tek eksiği gıda üretimi, oysa çiftliklerin hemen hemen her konuda eksiği var, neredeyse her ihtiyacını kentten tedarik ediyor. Sosyal ve politik uyumu bir kenara bırakırsak, kentin petrol sonrası çöküşü atlatması için gerekli kritik ihtiyaç, gıda üretimini öğrenmek. Kırsaldakilerin hayatta kalabilmesi içinse tüm diğer temel ihtiyaçlarını tedarik etmeleri gerekiyor. Halbuki geçmişin aksine, günümüz kırsalı göç etmiş kentlilerle dolu ve orada hayatta kalmaları için gerekli bahçıvanlık gibi bilgilerden yoksunlar. Dahası bunları öğrenmelerini sağlayacak sosyal yapılardan kafi derecede uzak oldukları için orada hayatta kalabilecekleri de şüpheli. Bir felakete uğrayacak olsak kentlerin muhtemel durumu nahoş olacak; ancak korkarım ki kırsal kendini daha da beter durumda bulacak.

Hayatta Kalma Becerileri

Permakültürün önemli ilkelerinden biri felaketi öngörerek tasarım yapmaktır. Lama Vakfı’ndaki kulübesini bir orman yangınında kaybedişi hakkında bir konuşma yapan Santa Fe’li tasarımcı Ben Haggard’a, aldığı en büyük dersin ne olduğu soruldu. Cevabı “felaket olacakmış gibi planlayın”dı. “Arazinizdeki olası afet her ne ise, olacağına güvenin çünkü er geç başınıza gelecektir.”

İyi tasarımda uygulanan tekniklerden biri, yıkıcı güçleri olumlu güce veya en azından zararsıza çevirecek mekanizma ve yaklaşımlar kullanmaktır. Bu dönüştürücü unsur eksik olduğunda, en hafif doğal olayların bile tahribatı büyüktür. Hafif bir yağmur dahi üst toprağınızı alıp götürebilir. Eğer aynı arazi bitki örtüsüyle kaplıysa, yağmur yıkıcı bir güç olmaktan çıkıp, hayat verici nemiyle bitkilerin kucak açtığı bir enerjiye dönüşür. Su, toprağı aşındırarak akmak yerine, bitkiler tarafından tutulur ve onlarla beslenen hayvanlar ve kendileri için nem şeklinde, uzun vadeli olarak depolanır. Sert rüzgarları melteme, kavurucu güneşiyse yaşayan doku ve şekere dönüştürücü düzen ve yapılar, doğanın sırlarından biridir.

İnsanların aksine, doğanın yapmadığı şey ise büyük güçleri, mağlup edilecek düşmanlar olarak görmektir. Bu yaz (2004) Karayipleri defalarca vuran kasırga süresince editöre mektuplar köşelerine birbirinden saçma mektuplar yağdı. Neden Florida’nın batısında fırtınaları uzağa üfleyecek devasa pervaneler yapmıyoruz? Neden Atlantik Okyanusu’na dalgaları düzleştirecek yağlar dökmüyoruz? Ve nihayet, neden şu sinir bozucu fırtınaların göbeğine bir nükleer füze atıp kurtulmuyoruz? (Gerek Panama Kanalı’na alternatif yaratmak için, gerekse Saddam’ı devirmek için olsun, birileri mutlaka atom bombası önerir.)

Dilim Kullanımı

Permakültür felaketle başa çıkmak için büyük kuvvetleri, kavramsal anlamda, dilim enerjileri olarak görür. Bunlar tasarımcının kontrolü dışında olan ve alan dışından gelen tesirlerdir. Dilim enerjileriyle baş etmek için onları emen, onlara yön değiştirten, onları hasat eden ya da engellenmeden geçmelerini sağlayan sistem ve öğeler tasarlar. Bu, doğanın da kullandığı yöntemdir ve bunu nasıl yaptığı, her zamanki gibi, engin bir bilgelikle doludur.

Ekosistemler olgunlaştıkça biokütle ve karmaşıklık artar. Ekolojist Ramon Margalef’in 1963 tarihli çığır açan “On Certain Unifying Principles in Ecology” (American Naturalist 97:357-374) makalesinde biokütleyi, “bir ekosistemin gelecekteki etkinliklerine tesir edebilecek düzeyde organize edici bir şey” olarak düşünmemiz gerektiğini söyler. Diğer bir deyişle, biokütle, karmaşıklık ve diğer olgunluk ölçütlerini, sadece sistemin direnç ve esnekliği olarak değil, aynı zamanda bir tür bilgelik olarak düşünebiliriz. Zira ekosistemler olgunlaştıkça, fırtına veya kuraklık gibi çevresel kıyametlerin neticesi, felaketin niteliğinden ziyade ekosistemin zenginliğine dayalıdır. Yabani otları solduran bir kuraklık, doğal yaşlı bir ormana vız gelir; bir orman kuraklıkta ne yapması gerektiğini öğrenmiştir. Hemen hemen her tür dış etkeni, zor zamanlarda kilit döngüleri koruyan, daha fazla orman oluşturan öğeler, döngüler ve örüntülere dönüştüren yapılar geliştirmiştir. Bilge olmuştur.

Doğa, kendini felaketten korumak için iki temel araç kullanır. İlki büyüklük, şekil, fiziksel örüntü ve kompozisyon bakımından çeşitliliktir. Eğer bir sistemin tüm parçaları aynı fiziksel ölçekteyse – örneğin aynı büyüklük ya da aynı genetik özellik – o ölçekte oluşan bir felaket tüm sistemi yok eder. Ölçekte çeşitlilik koruma sağlar. Kamp alanını fırtına vurduğunda tüm karavanlar uçabilir ama bakteri, fare ve farklı boyutlardaki diğer öğeler hasarsız kurtulur. Diğer yandan bir kedi istilası, karavan ve bakterilere dokunmadan fare ölçeğini vurur. Olgun ekosistemler, herhangi bir felaketin belirli ölçekteki bireyleri yok edebileceği, ancak alanın tümünü yok edemeyeceği düzeyde çeşitliliğe sahiptir.

Olgun ekosistemlerde kendini korumayı sağlayan ikinci araçsa, zaman içinde çeşitliliktir – hız, sıklık ve zamanlama. Baharda alt bitki örtüleri zirve ağaçlardan evvel yapraklanır, ki bu onların bolca yaprak üretebilmesi için gereken ışık erişimini sağlar. Bu sayede zirve ağaçlar yapraklandığında, alt katmanlar onların gölgelerinde dahi fotosentez yapabilecekleri genişlikte ışık vuran yüzeye kavuşur. Zamanlamada çeşitliliğe bir diğer klasik örnekse ağustosböceğidir. 13 ve 17 yıl gibi asal sayılı aralıklarla yüzeye çıkmaya zamanlanmış olmaları, üreme süreleri ve dolayısıyla beslenme ihtiyaçları daha düzenli olan predatörler için son derece yıldırıcıdır.

Permakültür tasarımcıları da felaketlere uygun tasarım yaparken benzer yaklaşımlar kullanır. Sele karşı beton setler inşa etmek ya da diğer bir takım kaba kuvvet taktikleri yerine, su hızını artırdıkça kamış gibi esnek şekilde yere yatabilen ve sonrasında kolayca düzeltilebilen çitler yerleştiririz. Lama Vakfı, yamaçlarına devasa yangın emniyet şeritleri kazımak yerine bir dizi yol, yağmur hendeği ve çeşitli bitkiler istifleyerek, çok işlevli bir yangın emniyet şeridi oluşturmuş. Tuscon’da muson ölçeğinde sağanaklar başladığında, Brad Lancester selin ızgaralardan akıp gitmesini izlemek yerine, bu suyu akıllıca yerleştirilmiş kaldırım kesikleri aracılığıyla malçlanmış yenebilir ağaç havzacıklarında hasat ediyor. Bu örneklerin hepsi Permaculture Activist’in 54. sayısında detaylandırılıyor (Kasım, 2004).

Permakültürcüler doğanın bilgeliğini gözlemleyip feyz alarak, örüntü, kenar etkisi ve ardıllığı kullanır ve ani büyük enerji devinimlerini yumuşak müdahalelerle yapı, hasat ve besin akışı üreten döngüsel fırsatlara çevirirler. Permakültür tasarımı, bu ani büyük enerjilerin doğasını sorgular ve bu tür enerjilerin, aikido-vari bir şekilde, bizim lehimize ve büyük ekosistemin lehine nasıl çevrilebileceğini gösterir.

*Dust Bowl: Dust Bowl veya Dirty Thirties, 1930’dan 1936’ya ve bazı bölgelerde 1940’a kadar şiddetli toz fırtınalarının, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’nın bozkır ve çayır topraklarına önemli derecede ekolojik ve tarımsal zarar verdiği bir dönemdir. Bu fenomen, aşırı kuraklıkla birlikte ürün rotasyonu, nadas alanları ve koruyucu bitki gibi erozyonu önleyici tarımsal yöntemlerin uzun yıllar kullanılmamasından kaynaklanmıştır. (Kaynak: Wikipedia)


Çeviri: Deniz Üçok, Redaksiyon: İlknur Ürkün

Telif 2005, Toby Hemenway. Bu yazı ilk defa Permaculture Activist Sayı 54’te yayınlanmıştır. Dijital ortamda metnin orijinaline şurdan ulaşılabilir.

Reklamlar